Uzun süre “neden bu kadar çok ölümü yazıyorsun?” diye soruldu bana.
Cevap vermeye çalıştım, yoruldum, sustum.
Ben ölümü sevdiğim için yazmadım. Hayata sıkı sıkıya bağlı olduğum için yazdım. En büyük korkumu, baş edemediğim şeyi, çocuk yaşta fark ettiğim o geri dönülmezliği yazdım. Kaybettiklerimin bir daha geri gelmeyeceğini bilmenin ağırlığını.
Bu yüzden şiirlerimde ölüm vardır ama romantize edilmez. Yaralıdır, çıplaktır, bazen utanç vericidir. Tıpkı gerçek hayattaki gibi. Çünkü ben şiiri süslemek için değil, dayanabilmek için kullandım.
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın yaralı romantizmiyle büyüdüm, Metin Eloğlu’nun sokakla kavga eden ironisini sevdim. Ece Ayhan bana imgelerin yerinden oynatılabileceğini öğretti. Arkadaş Zekai Özger renkleri, Neruda teni, Octavio Paz zamanı, Eluard düşü, Nazım Hikmet ve Brecht ise gerçeği bıraktı elimde.
Bu kitapta hepsinin izi var ama hiçbiri taklit değil. Çünkü bu şiirler, başka türlü yazılamazdı. Benim yaralarımın dili bu.