Şiirle aramdaki mesafe hiçbir zaman ölçülebilir olmadı. O mesafe bazen bir nefes kadar yakındı, bazen bir ölüm düşüncesi kadar uzak. Yazmaya başladığımda, kelimelerin beni değil, benim kelimeleri taşıdığımı sandım. Sonra anladım: bazı şairler vardır, senden önce yürürler o yolu; sen yalnızca onların ayak izlerine basarsın. Ümit Yaşar Oğuzcan benim için o izlerden biridir.
Onun şiiri, yüksek sesle konuşmaz; ama sustuğu yerde insanı yakalar. Acıyı süslemez, yalnızlığı yüceltmez; sadece olduğu yere bırakır. Benim şiirim de tam olarak orada durur. Ne bağırır ne susar. Bir hıçkırığın eşiğinde, bir yutkunmanın içinde bekler. Ümit Yaşar’dan öğrendiğim belki de en temel şey budur: acıyı anlatmak değil, acının içinde kalabilmek.
Nasıl Öldüğüme Dair, ölümle ilgili bir kitap değildir aslında. Daha çok, hayatta kalmanın bedellerine dair yazılmış bir defterdir. Her şiir, bedenimdeki başka bir organdan konuşur: kalp bazen ritmini kaybeder, akciğerler daralır, zihin sislenir. Ümit Yaşar’ın şiirindeki o kırılgan ama dirençli damar, benim dizelerimde başka bir yöne akar; daha düzensiz, daha aykırı, daha huzursuz.
Geleneksel Türk şiirinin düzenli yürüyüşünü bilerek terk ediyorum. Ölçüden, kafiyeden, alışılmış güzellikten uzak durmam bundandır. Çünkü Ümit Yaşar okuyarak başladım yazmaya ve çünkü benim şiirim iyileşmek istemiyor; yaranın kendisiyle yaşamayı seçiyor. Bu yüzden aykırı, bu yüzden parçalı, bu yüzden kimi zaman fazla karanlık. Ümit Yaşar’ın hüzünle kurduğu o derin ilişkiyi bir miras gibi alıyor ama onu başka bir çağın, başka bir ruh hâlinin içine bırakıyorum.
Bu metinler bir sonuç değil; bir tanıklık.
Bir şairin, kendi içinden geçerken tuttuğu notlar.
Ve belki de en çok, Ümit Yaşar’a sessiz bir selam.